Consülto
Consülto
Karar ArşiviYargıtay İçtihat Veritabanı
Yargıtay

1. Hukuk Dairesi

Dosya2024/5514 E. 2026/549 K.

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

SAYISI : 2020/111 E., 2024/148 K.

Mahkemece, bozmaya uyularak verilen karar davalılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikler yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

- K A R A R -

Dava, kadastro öncesi nedene dayalı tapu iptali-tescil ve muhdesatın aidiyetinin tespiti isteklerine ilişkindir.

Kadastro sonucu irsen intikal, taksim ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanılarak Erzincan ili, Refahiye ilçesi, ... köyü çalışma alanında bulunan 1 11... , 1 08... , 1 02... ve 1 03... parsel sayılı muhtelif yüz ölçümlü taşınmazlar davalı ... adına; 1 17... parsel sayılı 2348,57 metrekare yüz ölçümündeki taşınmaz davalılar ... ve ... adlarına, 1 05... parsel sayılı 7736,96 metrekare yüz ölçümündeki taşınmaz davalı ... ve dava dışı ... adlarına tespit ve tescil edilmiş, bilahare dava dışı ... 1 05... parseldeki payını dava dışı ...'a devretmiştir.

Davacı; taşınmazların müşterek murisleri ...’dan intikal ettiğini, mirasçılar arasında terekenin taksim edilmediğini ileri sürerek davalılar adına olan tapu kayıtlarının iptali ile miras payı oranında adına tescilini; ayrıca 1 17... parsel sayılı taşınmaz üzerinde bulunan muhdesatın da kendisine ait olduğunun tespitini istemiştir.

Davalılar; davanın süresinde açılmadığını, murisin taşınmazlarının taksim edildiğini, davacının kötü niyetli olduğunu belirtip davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece; çekişmeli taşınmazlardan 1 02... parsel sayılı taşınmazın davalılara annelerinden intikal ettiği, diğer taşınmazların ise müşterek muris ...'dan intikal ettiği ve terekenin taksim edilmediği, davacının kadastro tespit çalışmaları esnasında köyde bulunduğu, taşınmazların davalılar adına tespitinden haberdar olduğu ve rıza gösterdiği, davacının tespitlerin bu şekilde yapılmış olmasının davalılar ile arasındaki muvazaaya dayalı olduğuna dair keşif esnasında sonradan inkar ettiği beyanlarda bulunmuş olması nedeniyle davanın hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu gerekçesiyle reddine karar verilmiş; karara karşı süresi içinde davacı temsilcisi tarafından temyiz isteminde bulunulması üzerine Yargıtay (Kapatılan) 16. Hukuk Dairesinin 24.10.2019 tarihli ve 2016/15389 Esas, 2019/6850 Karar sayılı kararı ile; çekişmeli taşınmazların hangilerinin müşterek muris ...’dan geldiği ve ...’dan intikal eden taşınmazların mirasçılar arasında yöntemince taksim edilip edilmediği hususunun yeterince açıklığa kavuşturulmadığı, mahallinde yapılan keşifte tek tek taşınmazların başına gidilmeden, çekişme konusu taşınmazların ada ve parsel numaraları yazılmak suretiyle yerel bilirkişilerden ortak beyan alındığı, alınan bu beyanlar ile taşınmazların edinme sebebinde belirtilen beyanlar çelişmesine rağmen bu çelişki giderilmediği, dava dilekçesinde 1 11... parsel sayılı taşınmaz dava konusu edildiği ve bu taşınmaza ait tapu kayıtları ve kadastro tutanakları dosya arasına alındığı halde, keşifte ve bilirkişi raporunda 1 11... parselle ilgili değerlendirmeye yer verildiği, yapılan araştırma ve incelemenin hüküm vermeye yeterli olmadığı, ayrıca davacının 1 17... parsel sayılı taşınmaz üzerinde yer alan muhdesata yönelik talepleri hakkında da olumlu ya da olumsuz bir karar verilmediği gerekçeleri ile karar bozulmuş, bozmaya uyularak yapılan yargılama neticesinde Mahkemenin ilâm başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; dava konusu taşınmazların tarafların murisi ...'a ait iken kadastro çalışmaları sonucunda davalılar adına tespit ve tescil edildiği, bu hususun keşif sırasında dinlenen tanıkların ortak beyanları ile sabit olduğu, taşınmazların sadece davalılar adına değil murisin diğer mirasçılarına da intikal etmesi için terekeye dönmesi gerektiği, 1 17... parsel sayılı taşınmaz üzerinde bulunan 42,2 m2 yüz ölçümlü yapının davacı tarafından inşa edildiğinin tanık beyanlarıyla sabit olduğu gerekçeleri ile davanın kısmen kabulü ile 1 11... , 1 08... , 1 05... , 1 03... ve 1 02... parsel sayılı taşınmazların davalılar adına olan kayıtlarının iptali ile muris ... mirasçıları adına payları oranında tapuya kayıt ve tesciline, 1 17... parsel sayılı taşınmaz üzerinde bulunan ve 14.06.2023 tarihli raporda 42,2 m2'lik eklenti olarak görünen yapının davacı tarafından inşa edildiğinin tespitine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, hükmüne uyulan bozma kararında gösterildiği şekilde işlem yapılarak davanın kabulüne karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik yoktur. Davalılar vekilinin bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde görülmediğinden reddine.

Davalılar vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince;

Bilindiği üzere; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) “Tasarruf ilkesi” başlıklı 24. maddesi gereğince; hâkim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz. Kanunda açıkça belirtilmedikçe, hiç kimse kendi lehine olan davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz. Bu madde gereği davacının, davasını açarken talep ettiği hukukî korumanın ne olduğunu açıkça ifade etmesi gerekmektedir (HMK m. 119/1).

Anılan Kanun'un “Taleple bağlılık ilkesi” başlıklı 26. maddesine göre ise hâkim, kural olarak tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; kanunlarda gösterilen sınırlı sayıdaki istisnalar bir kenara bırakılacak olursa talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar veremez. Fakat hâkimin duruma göre talep sonucundan daha azına karar vermesinin önünde engel yoktur.

Taleple bağlılık ilkesi özü itibariyle hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olduğunu ifade eder. Taleple bağlılık ilkesinin taşıdığı ilk anlam; tarafın talep etmediği husus hakkında mahkemenin karar veremeyeceğidir. Buna göre tarafın neyi talep edip etmediği ve hâkimin ne hakkında karar verip veremeyeceği dava dilekçesine bakılarak tespit edilir. Bu tespitin konusunu, istenilen hukukî sonuç oluşturur. Bu itibarla hâkimin karar verme sınırı dava dilekçesi ile belirlenmiş olur. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.12.2021 tarihli, 2019/4-155 Esas, 2021/1711 Karar sayılı ilamı)

Taleple bağlılık ilkesinin taşıdığı ikinci anlam ise; tarafın talebinden fazlasına mahkemece karar verilememesidir (HMK m. 26). Taleple bağlılık ilkesine yüklenen bu anlam aynı zamanda 24. maddede ifade edilen “tasarruf ilkesi” ve 25. maddesinde yer alan “taraflarca getirilme ilkesi” ile de bağlantılı ve uyumludur. Taleple bağlılık ilkesinin bir diğer anlamı ise; hâkimin talep edilenin dışında farklı bir şeye karar verememesidir. Talep edilenden farklı bir şeye karar verememe, dilekçenin talep sonucu kısmı ile, verilen hükmün sonuç kısmının karşılaştırılması suretiyle tespit edilir. Bununla birlikte taleple bağlı olma, yargılama sonucunda davacının talep ettiği haktan daha azına sahip olduğunun belirlenmesi durumunda uygulanmaz (HMK m. 26). Talepten azına karar verme “çoğun içinde az da vardır” esasına dayanmaktadır. Bu kural ise davacının talep sonucu ile aynı nitelikte olan daha azına karar vermeyi ifade etmektedir. Nitekim dava açıldığında davacının talebi, maddi hukukta karşılığa sahip olduğu oranda mahkemeden hukukî koruma sağlanmasıdır. Bir başka ifade ile davacının talebi, beklentisi tam olarak karşılanamadığı hâlde “ya istediğimin hepsine karar ver ya da hepsine karar veremeyeceksen hiçbir şeye karar verme” anlamını taşımayacaktır. Zira davacının arzusu, maddi hukukta ihlâl edildiğine inandığı hakkının dava açılmakla korunması veya yeniden tesisidir. Aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.09.2018 tarihli ve 2017/5-3112 E., 2018/1343 K.; 12.11.2019 tarihli ve 2017/21-434 E., 2019/1173 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

Öte yandan; HMK'nın “Bilirkişiye başvurulmasını gerektiren hâller” başlıklı, 03.11.2016 tarihli 6754 sayılı Kanun ile değişik 266. maddesinde; “Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Ancak genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz. Hukuk öğrenimi görmüş kişiler, hukuk alanı dışında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu belgelendirmedikçe, bilirkişi olarak görevlendirilemez” düzenlemesine yer verilmiştir. Hukuk Genel Kurulunun 26.03.2019 tarihli ve 2017/12-367 Esas, 2019/350 Karar sayılı kararında da işaret edilen Anayasa Mahkemesinin 2015/10393 Esas sayılı başvuru üzerine verdiği 09.01.2019 tarihli kararında belirtildiği üzere; genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konular dışında özel veya teknik bilgiyi içeren uzmanlık gerektiren konularda bilirkişiye başvurulması adil yargılanma hakkının gereği olarak değerlendirilmelidir. Çünkü hâkim, bir delil değerlendirme vasıtası olan bilirkişi incelemesinden de yararlanarak önüne gelen sorunu çözerek adaletin gerçekleşmesini temin etmektedir. Bununla birlikte hukuk kurallarını re'sen araştırarak bulmak, yorumlamak ve olaya uygulamak zaten hâkimin işidir. Nitekim hukukî sorunları hâkimin mesleki bilgi ve deneyimleriyle çözmesi gerektiğinden bu sorunların en yetkin kişisi hâkim olup Anayasa'nın 138. maddesinde de hukuka uygun olarak hüküm verme yetkisi hâkime tanınmıştır. Bilirkişi görüşü, hâkimin uyuşmazlığı çözerken dikkate alacağı takdiri bir delilden ibarettir. Hâkimin hukukî bilgisiyle aydınlatılamayan bilimsel ve teknik meseleleri açıklığa kavuşturmak, bu tür meselelerde mahkemeyi bilgilendirmek amacıyla görüşüne başvurulan uzman kişi olan bilirkişi görüşünün mahkemeyi bağlamayacağı kuşkusuzdur. Hâkim; bilirkişi görüşünü içeren raporun yeterliliğini, raporda açıklanan görüşün itibar edilebilirliğini, dayandığı olguları göz önünde bulundurarak hükme esas alınıp alınmayacağını serbestçe değerlendirir ve taktir eder. Bu bağlamda hâkim, bilimsel ve teknik bakımdan yetersiz ve çelişkili bulduğu bilirkişi raporlarını hükme esas almak zorunda değildir. Bu durum, karar verme ve hüküm kurma yetkisinin hâkime ait olmasının doğal bir sonucudur. Aksi taktirde şekil olarak hükmü kuran hâkim olsa da gerçekte hüküm bilirkişi tarafından verilmiş olur ki bu durum yargı yetkisinin devri anlamına gelir.

Diğer taraftan; HMK'nın 297. maddesinde “(1) Hüküm “Türk Milleti Adına” verilir ve bu ibareden sonra aşağıdaki hususları kapsar: a) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini. b) Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini. c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri. ç) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini. d) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını. e) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi. (2) Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir." düzenlemesi yer almaktadır. Kamu düzeninden olan doğru sicil oluşturma ilkesi gereğince de hakimin infazı kabil karar verme yükümlülüğü vardır.

Somut olaya gelince; davacı, davaya konu taşınmazların miras payı oranında iptali ile adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Bu durumda infazı kabil olacak şekilde davacının payı oranında iptal-tescile karar verilmesi gerekirken, talep aşılmak suretiyle davada taraf sıfatı bulunmayan dava dışı mirasçılar lehine de hüküm kurulması doğru değildir. Öte yandan, lüzum olmadığı ve teknik bilgi de gerektirmediği halde mirasçıların arsa payları ve bedelleri üzerinden oranlama yapılması için hesap bilirkişiye 24.04.2024 tarihli raporun düzenlettirilmesi ve anılan raporun hükmün eki sayılmasına karar verilmesi de doğru değildir. Ayrıca, mahalli bilirkişilerin adlarının karar başlığında yer alması da hatalıdır.

Açıklanan sebeplerle; davalılar vekilinin temyiz itirazlarının değinilen yönlerden kabulü ile hükmün, 6100 sayılı Kanun'un geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK'un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, Peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalılara iadesine, Dosyanın Refahiye Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine, Kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02.02.2026 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

§